İnsanlar,
Google'da bilmem neyi ararken rastgele karşılarına çıkmış da olsa kendilerine
has sebeplerle bir blog yazısının sonunu getirebiliyor, blog yazarının başka
yazılarını da merak edebiliyorlar. Karşılarına bir daha çıkınca okumakla
yetinmeyip yazarı düzenli takip edenler bile oluyor...
Bunun
birçok nedeni olabilir. Ancak bir blog yazarının bunu sağlayabilmesinin yolu
yazdığının insanlara yararlı olması ve belki de daha önemlisi zeki bir mizahla
süslenmiş bir üslup kullanmasıdır! Bunu blog yazarlığına başlamadan önce okuduğum
yazılardan öğrenmiştim. Nihayet blog yazarlığına başlayınca bunu tecrübeyle de
sabitledim. Gerçekten hangi konuda yazarsa yazsın, bir blog yazarının
yazdığının okunabilmesi için fayda ve mizah olmazsa olmaz...
İyi
hoş da... Bazen blog yazarının ilgi alanı buna el vermiyor... Yani yazdığı
konunun çok az insana katkısı olabiliyor ya da yazdığı konu mizaha uygun
olmuyor... İşte o zaman işler çıkmaza giriyor.
Ben
de son birkaç aydır bu çıkmaza girdim. Gerçekten bolca zamanım olmasına ve
insanlara faydalı olacağını inandığım fikirlerim olmasına rağmen bir türlü
yazamadım. Çünkü son birkaç aydır değinmeden edemeyeceğim konulara, mizah hiç
yakışmıyor! Mizahtan vazgeçtim ben de. Azıcık da olsa faydalı olacağına
inandığım yazılar yazdım daha çok.
Her
şeye rağmen geçen hafta ortasında mizaha elverişli bir iki yazmak istediğim
konu oldu. İlgi alanıma da uygundu. Mizaha da. Gerçekten ortalık da biraz
durulmuş gibiydi...
Gel
gelelim yazmaya fırsat bulamadan ortalık kana bulandı... Ankara'da onlarca
insan hunharca katledildi. Hayatını kaybedenlere her gün bir yenisi ekleniyor
hâlâ... Fakat bundan daha acı ve bir o kadar da tehlikeli bir şey var: Bazı
insanların saçma sapan mantığa büründürmelerle bu katliam karşısında gizli
gizli hatta bazen açıkça el ovuşturarak sevinmesi!
Bir
insanın böyle bir katliamdan memnun olabilmesi, insanlık için çok ama çok acı.
Bir toplumda böyle bir şeyden memnun olabilenler olması, o toplumun birliği
için çok ama çok tehlikeli!
Katliamdan
önce milli maça odaklanmıştım açıkçası. Ben de futbolla ilgilenen herkes gibi
milli takımın bir mucize gerçekleştirerek Fransa 2016'ya direkt gitmesinin
hayalini kuruyordum. Ve bu heyecan vericiydi. Düşünürken bile insan mutlu
oluyordu. Ve bu gün bu hayal gerçek oldu. Milli Takım, en uçuk romanlarda bile
karşılaştığımızda "Yok artık!" diyeceğimiz bir kurguyla Fransa
2016'ya gitmeye hak kazandı. Bu, belki de koskocaman 2015 yılında görüp
göreceğimiz tek güzel haberdi. Ama... Yüreği olan hiç kimse buna sevinemedi!
Sevinmeyi en çok hak edenler bile!
Fakat
yüreği olmayanlar her şeyi unutup sadece bu güzel habere odaklandılar. Futbolla
hiç alakaları olmasa bile sevinenler oldu. Çünkü elemeleri geçen takım,
milliydi. Ve daha önemlisi onlar için birkaç gün önceki acı, milli değildi!
Son
olarak New York Times'ın manşetine değinmekte fayda var. Nitekim içimizden
birileri söyleyince tehlikenin boyutu inandırıcı gelmediğinden olsa gerek söylemlerimize,
hal ve hareketlerimize çeki düzen verme gereği hissetmiyor olabiliriz... Belki
uzaklardan yapılan bir tespit bizi gaflet uykumuzdan uyandırır. Bakın, dışarıdan
bakan adamlar bizim için ne demiş? "Kederde ve zaferde, Türkler bölünmüş
durumda!"
Sizce
de öyle mi gerçekten?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder